20

KUZEYiNi BULMUS BiR PUSULA GiBiYiM..



selam herkes!

naber?

yağmur yağıyor. biliyorsunuz yağmur yağınca kemik gözlüklerimi takar, pencerenin kenarında şiir okumaya koyulurum... her devrik cümlemi üç noktayla bitiririm, zift gibi acı kahve eşliğinde... ve umarsız bir çocuk büyür içimde, pencere camında yarış yapan yağmur damlalarıyla birlikte... (gülüşmeler)

artık ayda bir yazmaya başladım, blog, aylık dergiye döndü. yazı araları açılıyor iyice.. bundan sonrası da yılda bir kez çıkan takvim, iki yılda bir yapılan bienal, ne bileyim dört senede bir izlediğimiz dünya kupası gibi olabilir. neyse. tabii kimsenin ben yazmıyorum diye kahrolduğu yok, en azından bunu bilmek güzel.

memlekette güzel şeyler de oluyor. mesela teoman müziği bıraktı. şaka şaka konu bu değil tabii ki.. teoman iyidir ya haksızlık etmeyelim, bırakmasaydı aslında, biraz azaltsaydı yeterdi. neyse konu bu değil diyorum ama hala konuyu dağıtmamı isteyenler var aranızda görüyorum, bunu yapmayın!

peki bu akşam ne demeye geldim ki ben? kim okuyor artık zaten onu da bilmiyorum buraları ama evet bunun bir önemi yok.. güzelim bu ara. o kadar kötülük kustuğum blog'a güzel şeyler de yazmak istedim. mesela diyorum ki;

insanın merakla beklediği bir filmi tutkunu olduğu kokuyla birlikte seyretmesi güzel de o'nun yanından ayrıldığında, hani o çok sevdiğin şarkıcının hiç bitmesini istemediğin konserinin sonundaki soğukluğu ve yalnızlığı hissetmek kötü? ama bu da güzel bir kötü.. 

özetle;
"napıyorsun?" sorusuna "seni seviyorum" diyen birini tanıyorum artık. 

bunu söylemeye geldim. ve artık tek konu bu. 
belli ki yarın çok eğlenicem!

önümüzdeki ay görüşmek üzere :)
(lafı uzatmadım farkettiysen)


öptm kib bye
okan




5

hakkında her şeyi bilmek istemiyorum!


selam herkes,

benim sevmeye engel evcil acılarım yok aslında ya ne oluyor bilmiyorum bazen. nefes alamıyorum be baba! nedeni yok. hadi yalanımız olmasın "nedeni var da yok" diyeyim, hem kendimi kandırayım hem de siz bir nedeni olduğunu anlayın işte..

blog'un resimleri bozulmuş, bakmazsan dağ oluyormuş resmen. dağ evimmiş burası da benim o zaman, ve ben o filmlerdeki adam gibi canım sıkıldığında hep buraya kaçarmışım.. herkesin "her zaman kaçtığım yer"e kaçtığımı bilsin istediğimden böyle bir yer yapmışım kendime.. evet ya blog benim için de kaçışmış sanki... "sanki" diyeyim ben hem kendimi kandırayım hem de siz "sanki'nin yalan" olduğunu anlayın işte..

böyle pek yalan söylüyormuş gibi olmadım.. sanki!

aslında "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim".. çok unutkanım diye üzülmesin kimse. unutkanlık kadar güzel bir şey yok. mesela "unut!" olsaymış ya fakirin ekmeği, unuturmuş belki de..

ve buraya da yazarak şu anki nefes alamayışımı, unutmamak adına sağlam temeller kurarken ne düşünüyorum acaba? valla bilmiyorum. o cümle "ve..." ile mi başladı? bu ne lan! ben değilim bu! çok sıkıcıyım şu an. kafam da güzel değil. bu yüzden mi güzel değil dünya? sadece kafam güzelken güzel olmasın canım bu dünya da.. kendini bir bok sanıyor zaten ve tek bildiğim bazen hakikaten çok boktan.

aslında "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerde" değilim. cidden değilim. çok güzel bir yerde gibiyim. bak gene "gibi" dedim. ama yok gibi'si yalan bu kez. birazdan gözlerimdeki ateş düşecek, birazdan nefesimi duymayacağım o hızlı hızlı alıp verdiğim, birazdan dünya iyi olacak işte. olur yani. unuturum. belki resimler de düzelir blog'ta ve bu yazı da anlamını yitirir. blog benim için kaçıs olmaktan çıkar. (zaten değildi.) bunu diyenlerle dalga geçtim ben hep.

ne kaçışı be baba!

nereye kaçabiliyor ki insan, kendini her yere götürürken nereye kaçıyorsun be baba! kaçabiliyorsan öğret bana be baba.

hiç kimse hakkında her şeyi bilmek istemiyorum. her şeyi bilmek hangi dilde mutluluk vermiş lan! az bileyim ben, öyle daha çok seviyorum. güzel de seviyorum bak. sevme dedin mi bana geleceksin. bak güldüm buna. "insanın kendini önemsemesi, kendinin kiralık katilidir"

neyse.
"çok sevmeyin oğlum kimse çok sevmiyor bunu" demiştim zamanın birinde.. yok lan öyle değil, bu da başka bir yalanım işte! çok sevin oğlum, ne olursa olsun siz çok sevin.

gerisini onlar düşünsün. kim düşünürse düşünsün. ya da düşünmese ne olur yahu! ben severim gerisi beni ilgilendirmez.

"lafı fazla unutmayacağım" diyerek bir klasiği daha yerine getireyim, bunca uzattıktan sonra.


şimdi ben bu şarkının "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim" kısmına mıhlandığım yerdeyim... hikaye ile alakam yok vallahi.


ama şarkının "şimdi ben..." kısmı hayvan gibi güzel değil de nedir be baba!


ne dediğimi ben de bilmiyorum herkes.
ama yok bi' şeyim. cidden yok. sanki.

öptm kib bye
okan



8

"sokakta oyna kaldırımdan destekleriz"


selam herkes,

başlıktaki söz göztepeli taraftarlara ait.. "alayına isyan inadına göztepe" diyenlerin aynı zamanda.

mutluluğu sadece takımlarının başarısında olanların sözü bu, cebindeki son parasına kadar takımının biletini alıp maçlarına gidenlerin, birazcık gülümseme için sadece birkaç dakika huzurla düşünüp uyuyanların sözü, ertesi gün birkaç arkadaşını kızdırmaktan başka bir hesabı olmayanların sözü, para, pul, kariyer, rant düşünmeyenlerin, terinin son damlasına, sesinin son teline kadar takımı için bağırmayı seçenlerin sözü, sadece sevinmek için sevmeyenlerin sözü...

nerde olursa olsun takımının renklerine gönül verenlerin sözü!

belki hayatında bir kez olsun maçına gitmemiş, sevdalısı olduğu formayı giyen hiçbir sporcusunu görmemiş ve dahi göremeyecek olmasına rağmen, türkiye'nin herhangi bir köyünde, maçlarını televizyondan bile seyredemeyecek olup her hafta radyonun başında 90 dakika dua edenlerin sözü! o radyodan maçı belki de herkesten daha net izleyenlerin sözü! o yüreklerin sözü bu!

benim de sözüm!

tertemizim ben!

ne şike yaptım, ne kimseye para teklif ettim çünkü.

sadece gurur duydum son hafta kaybettiğim 2 şampiyonlukla, çünkü en büyük kanıtıydı bu benim masum olduğumun, futbol asla sadece futbol değildir lafını çürütüyordum ben o kaybedişlerde. futbol sadece futboldu ve sahada kazanılıyordu, son dakika da olsa sahada kaybediliyordu. bunu ben ispatlamıştım çünkü son dakika kaybederek.

ben ağlamıştım dakikalarca bir "cadde"nin ortasında yere oturup!

ve şu an canım hiç sıkkın değil.
sarı lacivert diye dakikalarca bağıran bendim çünkü!

çünkü sahada gökhan gönül vardı çubuklu'sundan ter damlayan, kaptanım vardı her hareketini hayranlıkla izlediğim, kafamı bir an çevirdiğimde attığı golü göremediğim alex'im... semih'im oturuyordu kenarda, her zaman bana güç veren, mehmet topuz vardı bir türlü deviremedikleri..

hepsinden önemlisi kocaman bir adam vardı onların önünde, kısacık boylu ama kocaman bir adam vardı, bir zamanlar rakibini övdüğü, rakibinin hakkını teslim ettiği için bu takımdan koparılan kocaman bir aykut vardı!


canım hiç sıkkın değil! sonuna kadar hakedilmiş bir şampiyonluk çünkü.

gerisi beni ilgilendirmiyor.

çünkü her fırsatta islam çupi'yi anıp "ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür bu" diyen bendim.. kimseye yukardan bakmak için söylemedi bunu islam çupi biliyorum, sevgisinin adını koyamadığı için söyledi! benimki de o hesap.

birileri hata yaptıysa cezasını çeksin, bunca yılın hesabı fenerbahçeme kesilecekse de eyvallah! takımımı savunabileceğim çok şey var aslında, iddia edilen maçlardan dem vurabilirim mesela çünkü o maçları canlı izledim, ya da bizi suçlayan diğer takımların yaptıklarını bir bir sıralayabilirim; ama yok gerek yok.

nasıl ki renkler farklı sevdalar aynıysa, hesaplar da aynı, hatalar da... "biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz"

işin özü, ne utanıyorum bu şikeci damgasından, ne de sıkılıyorum.

ben bir şey yapmadım çünkü.

tertemizim.

şimdi onlar düşünsün, yani bu damgayı hakedecek birileri varsa onlar, henüz hiçbir şey netleşmeden insanları yerden yere vuran akbabalar, emeğe saygısı olmayan, terli formanın ne anlama geldiğini bilmeyen onlar...

ben kaldırımdayım, sokağa gelirse desteklerim sarı lacivert çubuklu'mu..

gelmezse de lig farketmez, almışım kombine biletimi, her maçına gider her zamanki gibi sesimi o stadyumda bırakır, dönerim otobüsümle evime..

bir otobüs dolusu fenerbahçeli'den daha güzel, çok az şey var şu dünyada!

hadi öptüm kib bye
okan


3

"saatin, sadece saati gösterecek"





selam herkes,

aslında yok bi şey. niye selam verdiysem artık. neyse gidicem birazdan.. "yeni kayıt" yazıyordu bastım acımadım, geldim işte!

şimdi size "güzel bir şiir buldum" desem çok gülerim kendime. aslında kendime çok gülmem de siz gülersiniz belki diye diyorum. siz de niye güleceksiniz ki di mi? ne tanıyorsunuz beni sanki? gülmeyin ama siz yine de.. insanların şiirle alakası burdan bizim memleket kadar yakın olabilir, yani o kadar uzak. ama olsun belki bir gün bir iki cümleye rastlar -yine- bir şiirde ve sever.

bizim memleket de ne güzeldir bu mevsim... desem yine gülerim kendime. aslında gülmem de belki böyle bir muhabbet açtım diye gülersiniz diye korkarım, çünkü ne bilirim ben memleketi bu mevsim. böcek falan çıkar memleketten hem, çok ağaç var çünkü oralarda. çok yeşil. çok huzur var. bak gördün mü böceklenmeye başladım ben yine, huzur dedim ya..

aslında yok bi şey söyledim en başta ya öyle valla. şimdi buraya kadar okuyan biri varsa diyecek ki olur böyle şeyler.. evet abi olur tabii olmaz da demedik.

zaten "olur böyle şeyler" demediğimiz tek bir tane şey var mı dünyada?

neyse neyse,

güzel bir ağbimizmiş yalçın ergir, güzel insan murat esmer 'in blogunda rastladım gece gece.. böcekler yürüdü yine, burada da dursun dedim. muhtemelen ilk gördüğümde çok uzun diye umursamamıştım.

şu kadarcık bir şey benim istediğim memleket işte, güzel bir ağbimiz basitçe anlatmış:

basit yaşayacaksın. basit
mesela susayınca su içecek kadar basit…
dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi…
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
‘seni seviyorum’ gibi.
basit bir öpücük yetecek sana…
basit, sıcak bir öpücük;
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin,
tüm düşlerin.
o öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
el yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
iki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
kısacık olacak uyanman,
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
beklentilerin de basit olacak:
kaf dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
aşk romanını.
pankreasının sağlığına dua edeceksin
kapatırken gözlerini.
zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını
bilemediğin sofrada,
parmakların en kıymetli çatalın.
yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
denklemleri.
iskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir ‘fa diyez’in
mutluluğunu.
makyajı ilk ‘a’ sına kadar bilmen yetecek.
temizlik kokacak en pahalı parfümün.
‘bilmiyorum’ diyebileceksin bilmediğinde ve
çok normal olacak ‘onu da’ bilemeyişin.
tek dereden su getirmen yetecek,
bir ‘istemiyorum’ diyebilmeye,
ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.
saatin, sadece saati gösterecek,
telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
küçük bir not defteri olacak ‘bilgini’ en hızlı ‘sayan’.
basit yaşayacaksın, basit.
sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit…


saatlerinizin, sadece saati gösterdiği zamanlarınız bol olsun, bu ara benimki biraz hızlı gidip geliyor, yarım porsiyon gülüyorum.. belki zayıflatır bu yarım porsiyon bakalım. evet şimdi derin bir nefes alıyorum ve uyuyorum.

hadi öptm kib bye
okan


*şarkı da murat esmer'den olsun, alttan alttan çalıyordur mis.. bence bu şarkının adı "topuklu giymiş böcekler yürüyor beynimde" olmalıymış ama "huntitled i" olmuş. olsun.


6

"orhan gencebay çalarken taksiden inilmez"



"-sevgiline mi yazıyorsun?
+hayır sadece tanıdığım birine
-neden aramıyorsun?
+bazen yazmak daha güzel oluyor.."*

***

selam herkes

ne yorucu bu saatler, bu zaman! geçmiyorlar bazen, çok da acımasızlar mı ne?

mesela bazı günleri yaşamasam da olur, ölsem diyorum evet. ama bazılarını dedim bak.. çok ölmiyim sonra hep ölürüm. bensiz de devam edeceksiniz biliyorum ve bu katlanılır bir şey değil şimdilik... -hem öyle ölmek değil o-

aslında ne güzel insanlar var. ölmemek için bundan daha iyi sebep yok! çok güzel şarkılar gibiler.. güldüklerinde, konuştuklarında, öptüklerinde, "dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı" dinliyorsun..

ama her şarkı bitiyor ya işte bunu düşünmemiştim ben, güzel şarkılara benzetirken. düşünmemişim.

orhan baba'nın şarkısı bitmese bile o taksinin yolu bitiyor lan! "geldik" diyor taksici.. beni indirmek için neden bu kadar ısrarlı bilmiyorum, muhabbeti sonlandırmak konusunda görülmemiş yeteneksizlikteki taksici.. beni neden indiriyorsun? orhan gencebay çalarken taksiden inilmez! bu kadar güzel bir şey devam ederken neden bu noktalar, gülerken, mutluyken işte..

neyse.

aşkım çok kaybettik -yine- hadi kalkalım artık!


öptm kib bye


*my blueberry nights,


7

"derdimiz vardı bize kadar"


selam herkes,

ben 7 gün 24 saat belgesel izleyen biriyim. sizin gibi, herkes gibi işte, bilirsiniz.

ama kanalları değiştirirken rastladığım 2 tane dizi var.. türk dizisi. kanalları değiştirirken rastlıyorum işte yea yoksa türk dizileriyle ne işim olur, bok gibiler çünküm!!! yabancı diziler hep çok güzel ooh aman da ne güzel!

neyse.

izlediğim iki diziden biri olan BEHZAT Ç. hakkında bir iki cümle kurmuşum şuralarda bir yerlerde.. tabii gün günden artarak devam eden behzat ç. sevgim enginlere sığmaz bir hal aldı o ayrı. gene saçmalarım belki hakkında başka bir yazıda.. ooff memleketi kurtarmaktan bıktım çünküüü!!1

bu yazının konusu ise bir aşk hikayesini anlatan ve benim de izlediğim ikinci dizi olan AŞKIN DAĞLARDA GEZER dermişim, şaka şaka tabii ki LEYLA İLE MECNUN!

uzun zamandır böyle hayvanlar gibi gülmemiştim... belki kaygısızlar'dan beri, belki sıdıka'dan beri, belki ana'dan beri, belki geniş aile'nin ilk birkaç bölümünden beri böyle sarsılarak gülmemiştim.

haftalardır ne zaman yakalsam gözümü alamadığım, anırarak hunharca kahkalar attığım bir dizi bu.. çarpışan oto'dan elinde levyeyle inen adamlar var, ben buna gülmiyim de neye güleyim diyeceğim ama yok nerdeyse her dakikasında bir hinlik var. tek tek anlatmaya başlamayayım çünkü birini unutursam kırılır ayıp olur falan. altın kelebek alsam böyle tek tek saymaycağım emeği geçenleri de ama altın kelebek alamayacağıma göre de bugün töreni değil leyla ile mecnun'u izledim.

bugün 17.bölüm oynadı. hepsini izleyemedim ama "hepsini dvd'den izlicem ben" atasözümü de uyarak sanırım bu kez baştan sonra izlerim bir yerlerde.

17.bölümün sonu ise müthiş bir şarkı ile bitti.

babalar "derdimiz vardı bize kadar" deyince, dedim işte ulan bu! hayatın sırrı burda..

derdimiz vardı bize kadar, ötesini niye kastırıyosun be dünya dedim!

buyrun burdan yakın:


öptüm kib bye
okan

derdimiz vaaarrdıı bizeee kadaaaaarrrr ooo oooooo
şimdi oldulaaaar dize kadaaaar laba laba lap lapp lap lappp


6

biricik sırrı süreyya


selam herkes,

ben küçükken çok küçüktüm biliyor musunuz?

tamam tamam bu kötü espriden sonra yazıyı okumaktan vazgeçenler de gittiğine göre artık bu espriye hafif de olsa gülümseyen insanlara -ki dünya üzerinde en sevdiğim insanlar onlar- ufacık bir şey söyleyeceğim.

ben küçükken diyorum, her şey ne güzeldi aslında. hep mutluydum sanki o zamanlar.. hatırladığım tek kötü şey, arı hayvanının sokma, iğneleme gibi özelliklerinden bihaber, onu havadayken elimle yakaladığımda başparmağımı sokmasıdır sanırım. tavizsiz hayvan bastı iğneyi...

tabii biz büyüdük ve kirlendi dünya.. murathan mungan haklı beyler! o zamanlardan bugüne birçok şey kötüye gitti benim hayatımda. yok yok şimdi duygusallaşmayacağım, konu o tarafta değil.

seçimler diyorum, ne güzeldi eskiden aslında.. sadece rakamlarla, açılan sandık sayılarıyla ilgilendiğim, sonrasında o oy pusulalarının ne anlama geleceğini zerre umursamadığım için de olabilir bu.. seçim günlerindeki tek kızdığım şey, bazı il ve ilçelerdeki sandıkları açanların yavaşlığıydı. orda ağrı'daki amcalarım nerdeyse bitirmiş sandık açmayı, bilecik'te hala %42'si açılmış.. bu ne yaa! hadisenize olm, acele edinsenize. sabahlara kadar sürerdi oyları dağıtmak..

kalmadı artık o heyecanlarım. dedim ya hep kötüye gitti ben öğrendikçe, sorularım arttıkça.

bugün bir seçim daha geçti hayatımdam. öylesine.. neredeyse her şeyi önceden belli olan.. öğrenilmiş bir çaresizllik tadında.

tek farkı ise -malesef- 1 tane adamdı.

malesef diyorum çünkü onca şeyin arasından beni heyecanlandıran yüzlerce insan olmasını isterdim. ama 1 tanesi için baktım sonuçlara.

sırrı baba için.

*babanın kafa hep italik.. ne çok şey anlatıyor aslında!

bundan 3-4 yıl önce, kravatlı meşguliyetleri içinde boğulmamak için çabalayan birkaç güzel insanla toplanmıştık. kurumsal firmaların katıldığı bir film festivali idi olay. senaryosunu yazıp, müziğini yapıp, oynayıp yönettiğimiz bir reklam filmi çektik... tabii öncesinde bu işler nasıl yapılıyor diye de birkaç bilenden birkaç cümle eğitim aldık.

sırrı süreyya ile de senaryo üzerine 1-2 saat vakit geçirdik. ne şans!

baba zaten "karşılıklı rakı içmek istediğim insanlar" listemde uzun yıllardır ilk sıralarda... bıyıkların aurasından mıdır nedir ne dese imza atacak yer arıyorum konuşmasının altına. hatta "okumadım ama katılıyorum" derim az daha kassam.. yok lan yok okumadan asla imzalamam, biz babadan böyle gördük.

işte o konuşmasında sırrı süreyya "hikayenizde bir biriciğiniz olsun" demişti. yazarsınız, oynarsınız, müzik de yaparsınız bunlar kolay ama bir bakın hele, bir biricik var mı hepsinin içinde.. bir güzellik?

o gün bugündür, ne yapsam o biriciği ararım hayatımda. öyle ki bazı arkadaşlarımı sıkmış bile olabilirim bu biricik kelimesinden. çok fazla dillendirir oldum.

biricik varsa koy sepete!

bugünkü seçimde, bağımsız milletvekili olarak tam 120.000 oy ile meclise girdi sırrı baba! seçim öncesi yaşadıklarından sonra bile o hüzünlü ve aslında çok şey anlatan gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmeden, ne eylerse güzel eylemeye gidiyor.

insanların kibirlerini yüzlerine çarpmaya gidiyor.

bu kez biriciği bu memleket, bu topraklar.

sırrı'nı, sırlarımızı dillendirecek biliyorum. artık meclisin bir biriciği var bence..

***
o günden bir sözünü daha yazayım, hep aklımdadır, gülerim... tabii yazıyı buraya kadar okuyan kaldıysa :)

bir ara secret denen bir kitap vardı, rekolar kıran herkesin konuştuğu.. soru cevaplar şeklinde giden konuşmanın bir bölümünde nasıl olduysa konu "mutluluk içimizde" işlerine geldi.. baba bu durur mu yapıştırdı cevabı "arkadaş bu 'secret' nasıl bir secret'tır ki migros'ta bile satılıyor"

...dedim baba büyüksün!

hadi rast gele ciğerini yediğim.


öptm kib bye
okan


Pazar, Ekim 16

KUZEYiNi BULMUS BiR PUSULA GiBiYiM..



selam herkes!

naber?

yağmur yağıyor. biliyorsunuz yağmur yağınca kemik gözlüklerimi takar, pencerenin kenarında şiir okumaya koyulurum... her devrik cümlemi üç noktayla bitiririm, zift gibi acı kahve eşliğinde... ve umarsız bir çocuk büyür içimde, pencere camında yarış yapan yağmur damlalarıyla birlikte... (gülüşmeler)

artık ayda bir yazmaya başladım, blog, aylık dergiye döndü. yazı araları açılıyor iyice.. bundan sonrası da yılda bir kez çıkan takvim, iki yılda bir yapılan bienal, ne bileyim dört senede bir izlediğimiz dünya kupası gibi olabilir. neyse. tabii kimsenin ben yazmıyorum diye kahrolduğu yok, en azından bunu bilmek güzel.

memlekette güzel şeyler de oluyor. mesela teoman müziği bıraktı. şaka şaka konu bu değil tabii ki.. teoman iyidir ya haksızlık etmeyelim, bırakmasaydı aslında, biraz azaltsaydı yeterdi. neyse konu bu değil diyorum ama hala konuyu dağıtmamı isteyenler var aranızda görüyorum, bunu yapmayın!

peki bu akşam ne demeye geldim ki ben? kim okuyor artık zaten onu da bilmiyorum buraları ama evet bunun bir önemi yok.. güzelim bu ara. o kadar kötülük kustuğum blog'a güzel şeyler de yazmak istedim. mesela diyorum ki;

insanın merakla beklediği bir filmi tutkunu olduğu kokuyla birlikte seyretmesi güzel de o'nun yanından ayrıldığında, hani o çok sevdiğin şarkıcının hiç bitmesini istemediğin konserinin sonundaki soğukluğu ve yalnızlığı hissetmek kötü? ama bu da güzel bir kötü.. 

özetle;
"napıyorsun?" sorusuna "seni seviyorum" diyen birini tanıyorum artık. 

bunu söylemeye geldim. ve artık tek konu bu. 
belli ki yarın çok eğlenicem!

önümüzdeki ay görüşmek üzere :)
(lafı uzatmadım farkettiysen)


öptm kib bye
okan




Salı, Eylül 13

hakkında her şeyi bilmek istemiyorum!


selam herkes,

benim sevmeye engel evcil acılarım yok aslında ya ne oluyor bilmiyorum bazen. nefes alamıyorum be baba! nedeni yok. hadi yalanımız olmasın "nedeni var da yok" diyeyim, hem kendimi kandırayım hem de siz bir nedeni olduğunu anlayın işte..

blog'un resimleri bozulmuş, bakmazsan dağ oluyormuş resmen. dağ evimmiş burası da benim o zaman, ve ben o filmlerdeki adam gibi canım sıkıldığında hep buraya kaçarmışım.. herkesin "her zaman kaçtığım yer"e kaçtığımı bilsin istediğimden böyle bir yer yapmışım kendime.. evet ya blog benim için de kaçışmış sanki... "sanki" diyeyim ben hem kendimi kandırayım hem de siz "sanki'nin yalan" olduğunu anlayın işte..

böyle pek yalan söylüyormuş gibi olmadım.. sanki!

aslında "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim".. çok unutkanım diye üzülmesin kimse. unutkanlık kadar güzel bir şey yok. mesela "unut!" olsaymış ya fakirin ekmeği, unuturmuş belki de..

ve buraya da yazarak şu anki nefes alamayışımı, unutmamak adına sağlam temeller kurarken ne düşünüyorum acaba? valla bilmiyorum. o cümle "ve..." ile mi başladı? bu ne lan! ben değilim bu! çok sıkıcıyım şu an. kafam da güzel değil. bu yüzden mi güzel değil dünya? sadece kafam güzelken güzel olmasın canım bu dünya da.. kendini bir bok sanıyor zaten ve tek bildiğim bazen hakikaten çok boktan.

aslında "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerde" değilim. cidden değilim. çok güzel bir yerde gibiyim. bak gene "gibi" dedim. ama yok gibi'si yalan bu kez. birazdan gözlerimdeki ateş düşecek, birazdan nefesimi duymayacağım o hızlı hızlı alıp verdiğim, birazdan dünya iyi olacak işte. olur yani. unuturum. belki resimler de düzelir blog'ta ve bu yazı da anlamını yitirir. blog benim için kaçıs olmaktan çıkar. (zaten değildi.) bunu diyenlerle dalga geçtim ben hep.

ne kaçışı be baba!

nereye kaçabiliyor ki insan, kendini her yere götürürken nereye kaçıyorsun be baba! kaçabiliyorsan öğret bana be baba.

hiç kimse hakkında her şeyi bilmek istemiyorum. her şeyi bilmek hangi dilde mutluluk vermiş lan! az bileyim ben, öyle daha çok seviyorum. güzel de seviyorum bak. sevme dedin mi bana geleceksin. bak güldüm buna. "insanın kendini önemsemesi, kendinin kiralık katilidir"

neyse.
"çok sevmeyin oğlum kimse çok sevmiyor bunu" demiştim zamanın birinde.. yok lan öyle değil, bu da başka bir yalanım işte! çok sevin oğlum, ne olursa olsun siz çok sevin.

gerisini onlar düşünsün. kim düşünürse düşünsün. ya da düşünmese ne olur yahu! ben severim gerisi beni ilgilendirmez.

"lafı fazla unutmayacağım" diyerek bir klasiği daha yerine getireyim, bunca uzattıktan sonra.


şimdi ben bu şarkının "şimdi ben zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim" kısmına mıhlandığım yerdeyim... hikaye ile alakam yok vallahi.


ama şarkının "şimdi ben..." kısmı hayvan gibi güzel değil de nedir be baba!


ne dediğimi ben de bilmiyorum herkes.
ama yok bi' şeyim. cidden yok. sanki.

öptm kib bye
okan



Çarşamba, Temmuz 6

"sokakta oyna kaldırımdan destekleriz"


selam herkes,

başlıktaki söz göztepeli taraftarlara ait.. "alayına isyan inadına göztepe" diyenlerin aynı zamanda.

mutluluğu sadece takımlarının başarısında olanların sözü bu, cebindeki son parasına kadar takımının biletini alıp maçlarına gidenlerin, birazcık gülümseme için sadece birkaç dakika huzurla düşünüp uyuyanların sözü, ertesi gün birkaç arkadaşını kızdırmaktan başka bir hesabı olmayanların sözü, para, pul, kariyer, rant düşünmeyenlerin, terinin son damlasına, sesinin son teline kadar takımı için bağırmayı seçenlerin sözü, sadece sevinmek için sevmeyenlerin sözü...

nerde olursa olsun takımının renklerine gönül verenlerin sözü!

belki hayatında bir kez olsun maçına gitmemiş, sevdalısı olduğu formayı giyen hiçbir sporcusunu görmemiş ve dahi göremeyecek olmasına rağmen, türkiye'nin herhangi bir köyünde, maçlarını televizyondan bile seyredemeyecek olup her hafta radyonun başında 90 dakika dua edenlerin sözü! o radyodan maçı belki de herkesten daha net izleyenlerin sözü! o yüreklerin sözü bu!

benim de sözüm!

tertemizim ben!

ne şike yaptım, ne kimseye para teklif ettim çünkü.

sadece gurur duydum son hafta kaybettiğim 2 şampiyonlukla, çünkü en büyük kanıtıydı bu benim masum olduğumun, futbol asla sadece futbol değildir lafını çürütüyordum ben o kaybedişlerde. futbol sadece futboldu ve sahada kazanılıyordu, son dakika da olsa sahada kaybediliyordu. bunu ben ispatlamıştım çünkü son dakika kaybederek.

ben ağlamıştım dakikalarca bir "cadde"nin ortasında yere oturup!

ve şu an canım hiç sıkkın değil.
sarı lacivert diye dakikalarca bağıran bendim çünkü!

çünkü sahada gökhan gönül vardı çubuklu'sundan ter damlayan, kaptanım vardı her hareketini hayranlıkla izlediğim, kafamı bir an çevirdiğimde attığı golü göremediğim alex'im... semih'im oturuyordu kenarda, her zaman bana güç veren, mehmet topuz vardı bir türlü deviremedikleri..

hepsinden önemlisi kocaman bir adam vardı onların önünde, kısacık boylu ama kocaman bir adam vardı, bir zamanlar rakibini övdüğü, rakibinin hakkını teslim ettiği için bu takımdan koparılan kocaman bir aykut vardı!


canım hiç sıkkın değil! sonuna kadar hakedilmiş bir şampiyonluk çünkü.

gerisi beni ilgilendirmiyor.

çünkü her fırsatta islam çupi'yi anıp "ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür bu" diyen bendim.. kimseye yukardan bakmak için söylemedi bunu islam çupi biliyorum, sevgisinin adını koyamadığı için söyledi! benimki de o hesap.

birileri hata yaptıysa cezasını çeksin, bunca yılın hesabı fenerbahçeme kesilecekse de eyvallah! takımımı savunabileceğim çok şey var aslında, iddia edilen maçlardan dem vurabilirim mesela çünkü o maçları canlı izledim, ya da bizi suçlayan diğer takımların yaptıklarını bir bir sıralayabilirim; ama yok gerek yok.

nasıl ki renkler farklı sevdalar aynıysa, hesaplar da aynı, hatalar da... "biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz"

işin özü, ne utanıyorum bu şikeci damgasından, ne de sıkılıyorum.

ben bir şey yapmadım çünkü.

tertemizim.

şimdi onlar düşünsün, yani bu damgayı hakedecek birileri varsa onlar, henüz hiçbir şey netleşmeden insanları yerden yere vuran akbabalar, emeğe saygısı olmayan, terli formanın ne anlama geldiğini bilmeyen onlar...

ben kaldırımdayım, sokağa gelirse desteklerim sarı lacivert çubuklu'mu..

gelmezse de lig farketmez, almışım kombine biletimi, her maçına gider her zamanki gibi sesimi o stadyumda bırakır, dönerim otobüsümle evime..

bir otobüs dolusu fenerbahçeli'den daha güzel, çok az şey var şu dünyada!

hadi öptüm kib bye
okan


Pazartesi, Temmuz 4

"saatin, sadece saati gösterecek"





selam herkes,

aslında yok bi şey. niye selam verdiysem artık. neyse gidicem birazdan.. "yeni kayıt" yazıyordu bastım acımadım, geldim işte!

şimdi size "güzel bir şiir buldum" desem çok gülerim kendime. aslında kendime çok gülmem de siz gülersiniz belki diye diyorum. siz de niye güleceksiniz ki di mi? ne tanıyorsunuz beni sanki? gülmeyin ama siz yine de.. insanların şiirle alakası burdan bizim memleket kadar yakın olabilir, yani o kadar uzak. ama olsun belki bir gün bir iki cümleye rastlar -yine- bir şiirde ve sever.

bizim memleket de ne güzeldir bu mevsim... desem yine gülerim kendime. aslında gülmem de belki böyle bir muhabbet açtım diye gülersiniz diye korkarım, çünkü ne bilirim ben memleketi bu mevsim. böcek falan çıkar memleketten hem, çok ağaç var çünkü oralarda. çok yeşil. çok huzur var. bak gördün mü böceklenmeye başladım ben yine, huzur dedim ya..

aslında yok bi şey söyledim en başta ya öyle valla. şimdi buraya kadar okuyan biri varsa diyecek ki olur böyle şeyler.. evet abi olur tabii olmaz da demedik.

zaten "olur böyle şeyler" demediğimiz tek bir tane şey var mı dünyada?

neyse neyse,

güzel bir ağbimizmiş yalçın ergir, güzel insan murat esmer 'in blogunda rastladım gece gece.. böcekler yürüdü yine, burada da dursun dedim. muhtemelen ilk gördüğümde çok uzun diye umursamamıştım.

şu kadarcık bir şey benim istediğim memleket işte, güzel bir ağbimiz basitçe anlatmış:

basit yaşayacaksın. basit
mesela susayınca su içecek kadar basit…
dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi…
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
‘seni seviyorum’ gibi.
basit bir öpücük yetecek sana…
basit, sıcak bir öpücük;
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin,
tüm düşlerin.
o öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
el yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
iki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
kısacık olacak uyanman,
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
beklentilerin de basit olacak:
kaf dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
aşk romanını.
pankreasının sağlığına dua edeceksin
kapatırken gözlerini.
zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını
bilemediğin sofrada,
parmakların en kıymetli çatalın.
yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
denklemleri.
iskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir ‘fa diyez’in
mutluluğunu.
makyajı ilk ‘a’ sına kadar bilmen yetecek.
temizlik kokacak en pahalı parfümün.
‘bilmiyorum’ diyebileceksin bilmediğinde ve
çok normal olacak ‘onu da’ bilemeyişin.
tek dereden su getirmen yetecek,
bir ‘istemiyorum’ diyebilmeye,
ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.
saatin, sadece saati gösterecek,
telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
küçük bir not defteri olacak ‘bilgini’ en hızlı ‘sayan’.
basit yaşayacaksın, basit.
sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit…


saatlerinizin, sadece saati gösterdiği zamanlarınız bol olsun, bu ara benimki biraz hızlı gidip geliyor, yarım porsiyon gülüyorum.. belki zayıflatır bu yarım porsiyon bakalım. evet şimdi derin bir nefes alıyorum ve uyuyorum.

hadi öptm kib bye
okan


*şarkı da murat esmer'den olsun, alttan alttan çalıyordur mis.. bence bu şarkının adı "topuklu giymiş böcekler yürüyor beynimde" olmalıymış ama "huntitled i" olmuş. olsun.


Cuma, Temmuz 1

"orhan gencebay çalarken taksiden inilmez"



"-sevgiline mi yazıyorsun?
+hayır sadece tanıdığım birine
-neden aramıyorsun?
+bazen yazmak daha güzel oluyor.."*

***

selam herkes

ne yorucu bu saatler, bu zaman! geçmiyorlar bazen, çok da acımasızlar mı ne?

mesela bazı günleri yaşamasam da olur, ölsem diyorum evet. ama bazılarını dedim bak.. çok ölmiyim sonra hep ölürüm. bensiz de devam edeceksiniz biliyorum ve bu katlanılır bir şey değil şimdilik... -hem öyle ölmek değil o-

aslında ne güzel insanlar var. ölmemek için bundan daha iyi sebep yok! çok güzel şarkılar gibiler.. güldüklerinde, konuştuklarında, öptüklerinde, "dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı" dinliyorsun..

ama her şarkı bitiyor ya işte bunu düşünmemiştim ben, güzel şarkılara benzetirken. düşünmemişim.

orhan baba'nın şarkısı bitmese bile o taksinin yolu bitiyor lan! "geldik" diyor taksici.. beni indirmek için neden bu kadar ısrarlı bilmiyorum, muhabbeti sonlandırmak konusunda görülmemiş yeteneksizlikteki taksici.. beni neden indiriyorsun? orhan gencebay çalarken taksiden inilmez! bu kadar güzel bir şey devam ederken neden bu noktalar, gülerken, mutluyken işte..

neyse.

aşkım çok kaybettik -yine- hadi kalkalım artık!


öptm kib bye


*my blueberry nights,


Salı, Haziran 14

"derdimiz vardı bize kadar"


selam herkes,

ben 7 gün 24 saat belgesel izleyen biriyim. sizin gibi, herkes gibi işte, bilirsiniz.

ama kanalları değiştirirken rastladığım 2 tane dizi var.. türk dizisi. kanalları değiştirirken rastlıyorum işte yea yoksa türk dizileriyle ne işim olur, bok gibiler çünküm!!! yabancı diziler hep çok güzel ooh aman da ne güzel!

neyse.

izlediğim iki diziden biri olan BEHZAT Ç. hakkında bir iki cümle kurmuşum şuralarda bir yerlerde.. tabii gün günden artarak devam eden behzat ç. sevgim enginlere sığmaz bir hal aldı o ayrı. gene saçmalarım belki hakkında başka bir yazıda.. ooff memleketi kurtarmaktan bıktım çünküüü!!1

bu yazının konusu ise bir aşk hikayesini anlatan ve benim de izlediğim ikinci dizi olan AŞKIN DAĞLARDA GEZER dermişim, şaka şaka tabii ki LEYLA İLE MECNUN!

uzun zamandır böyle hayvanlar gibi gülmemiştim... belki kaygısızlar'dan beri, belki sıdıka'dan beri, belki ana'dan beri, belki geniş aile'nin ilk birkaç bölümünden beri böyle sarsılarak gülmemiştim.

haftalardır ne zaman yakalsam gözümü alamadığım, anırarak hunharca kahkalar attığım bir dizi bu.. çarpışan oto'dan elinde levyeyle inen adamlar var, ben buna gülmiyim de neye güleyim diyeceğim ama yok nerdeyse her dakikasında bir hinlik var. tek tek anlatmaya başlamayayım çünkü birini unutursam kırılır ayıp olur falan. altın kelebek alsam böyle tek tek saymaycağım emeği geçenleri de ama altın kelebek alamayacağıma göre de bugün töreni değil leyla ile mecnun'u izledim.

bugün 17.bölüm oynadı. hepsini izleyemedim ama "hepsini dvd'den izlicem ben" atasözümü de uyarak sanırım bu kez baştan sonra izlerim bir yerlerde.

17.bölümün sonu ise müthiş bir şarkı ile bitti.

babalar "derdimiz vardı bize kadar" deyince, dedim işte ulan bu! hayatın sırrı burda..

derdimiz vardı bize kadar, ötesini niye kastırıyosun be dünya dedim!

buyrun burdan yakın:


öptüm kib bye
okan

derdimiz vaaarrdıı bizeee kadaaaaarrrr ooo oooooo
şimdi oldulaaaar dize kadaaaar laba laba lap lapp lap lappp


Pazar, Haziran 12

biricik sırrı süreyya


selam herkes,

ben küçükken çok küçüktüm biliyor musunuz?

tamam tamam bu kötü espriden sonra yazıyı okumaktan vazgeçenler de gittiğine göre artık bu espriye hafif de olsa gülümseyen insanlara -ki dünya üzerinde en sevdiğim insanlar onlar- ufacık bir şey söyleyeceğim.

ben küçükken diyorum, her şey ne güzeldi aslında. hep mutluydum sanki o zamanlar.. hatırladığım tek kötü şey, arı hayvanının sokma, iğneleme gibi özelliklerinden bihaber, onu havadayken elimle yakaladığımda başparmağımı sokmasıdır sanırım. tavizsiz hayvan bastı iğneyi...

tabii biz büyüdük ve kirlendi dünya.. murathan mungan haklı beyler! o zamanlardan bugüne birçok şey kötüye gitti benim hayatımda. yok yok şimdi duygusallaşmayacağım, konu o tarafta değil.

seçimler diyorum, ne güzeldi eskiden aslında.. sadece rakamlarla, açılan sandık sayılarıyla ilgilendiğim, sonrasında o oy pusulalarının ne anlama geleceğini zerre umursamadığım için de olabilir bu.. seçim günlerindeki tek kızdığım şey, bazı il ve ilçelerdeki sandıkları açanların yavaşlığıydı. orda ağrı'daki amcalarım nerdeyse bitirmiş sandık açmayı, bilecik'te hala %42'si açılmış.. bu ne yaa! hadisenize olm, acele edinsenize. sabahlara kadar sürerdi oyları dağıtmak..

kalmadı artık o heyecanlarım. dedim ya hep kötüye gitti ben öğrendikçe, sorularım arttıkça.

bugün bir seçim daha geçti hayatımdam. öylesine.. neredeyse her şeyi önceden belli olan.. öğrenilmiş bir çaresizllik tadında.

tek farkı ise -malesef- 1 tane adamdı.

malesef diyorum çünkü onca şeyin arasından beni heyecanlandıran yüzlerce insan olmasını isterdim. ama 1 tanesi için baktım sonuçlara.

sırrı baba için.

*babanın kafa hep italik.. ne çok şey anlatıyor aslında!

bundan 3-4 yıl önce, kravatlı meşguliyetleri içinde boğulmamak için çabalayan birkaç güzel insanla toplanmıştık. kurumsal firmaların katıldığı bir film festivali idi olay. senaryosunu yazıp, müziğini yapıp, oynayıp yönettiğimiz bir reklam filmi çektik... tabii öncesinde bu işler nasıl yapılıyor diye de birkaç bilenden birkaç cümle eğitim aldık.

sırrı süreyya ile de senaryo üzerine 1-2 saat vakit geçirdik. ne şans!

baba zaten "karşılıklı rakı içmek istediğim insanlar" listemde uzun yıllardır ilk sıralarda... bıyıkların aurasından mıdır nedir ne dese imza atacak yer arıyorum konuşmasının altına. hatta "okumadım ama katılıyorum" derim az daha kassam.. yok lan yok okumadan asla imzalamam, biz babadan böyle gördük.

işte o konuşmasında sırrı süreyya "hikayenizde bir biriciğiniz olsun" demişti. yazarsınız, oynarsınız, müzik de yaparsınız bunlar kolay ama bir bakın hele, bir biricik var mı hepsinin içinde.. bir güzellik?

o gün bugündür, ne yapsam o biriciği ararım hayatımda. öyle ki bazı arkadaşlarımı sıkmış bile olabilirim bu biricik kelimesinden. çok fazla dillendirir oldum.

biricik varsa koy sepete!

bugünkü seçimde, bağımsız milletvekili olarak tam 120.000 oy ile meclise girdi sırrı baba! seçim öncesi yaşadıklarından sonra bile o hüzünlü ve aslında çok şey anlatan gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmeden, ne eylerse güzel eylemeye gidiyor.

insanların kibirlerini yüzlerine çarpmaya gidiyor.

bu kez biriciği bu memleket, bu topraklar.

sırrı'nı, sırlarımızı dillendirecek biliyorum. artık meclisin bir biriciği var bence..

***
o günden bir sözünü daha yazayım, hep aklımdadır, gülerim... tabii yazıyı buraya kadar okuyan kaldıysa :)

bir ara secret denen bir kitap vardı, rekolar kıran herkesin konuştuğu.. soru cevaplar şeklinde giden konuşmanın bir bölümünde nasıl olduysa konu "mutluluk içimizde" işlerine geldi.. baba bu durur mu yapıştırdı cevabı "arkadaş bu 'secret' nasıl bir secret'tır ki migros'ta bile satılıyor"

...dedim baba büyüksün!

hadi rast gele ciğerini yediğim.


öptm kib bye
okan